8 Aralık 2010 Çarşamba

Kirpi Şiir 5



Bugün Kirpi Şiir dergisinden söz etmek istiyorum. Daha doğrusu kaç zamandır bir kenarda duran 5. sayısı hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Bu sayıda tanıdık tanımadık epeyce isim var. Üstelik dergi 2,5 TL olmasına rağmen birlikte bir de kitap armağan ediliyor. Kirpi Şiir dergisi katlanmış tek bir tabaka kağıttan oluşuyor. Bu da okumayı güçleştiriyor ama bir yandan da ilginç bir okuma deneyimi sunuyor.

Dergiyle birlikte verilen kitap Seçkin Aydın Kınacı isimli bir yazara ait. Öykü kitabı olduğu yazılsa da öykü yerine şiir deselermiş daha iyi olurmuş. Kitap bir çırpıda okunan çok duygusal bir kişinin gözünden anlatılmış yine duygusal yinelemelerden oluşuyor. Kitaplığıma koymak istemiyorum bu kitabı, komşulardan şanslı birinin çocuğuna hediye etmeyi düşünüyorum. Yazara da öğüt vermek haddime düşmez ama keşke daha çok öykü kitabı okusaydı da bunları yazmaktan vazgeçseydi diye kendi kendime mırıldanmadan edemedim.

Dergiye gelince, çarşaf gibi açıp okunuyor. En çok (ve dergiyi saklamak istememe de sebep olan) Cevdet Karal'ın "Biz Cennete Bir Kamyonla Gideceğiz" şiirini beğendim. Uzun zamandır böyle ufuk açıcı bir şiir okumamıştım, hem şiire inancımı da tazeleyen bir yanı var. İkinci en sevdiğim şiir ise Serkan Işın'ın "Ingrid Bergman" serlevhalı şiiri oldu. Gıdıklayan bir şiir bu, olur olmadık şeylerin birlikte olduğu. Üçüncü ve son beğendiğim şiir ise Cahit Koytak'ın "Manifesto" isimli şahane eseri. Çok çok beğendim.

Dergide Samet Köse'nin çevirileri hiç fena değil, oldukça iyi sayılabilecek çalışmalar. Ama yine de çevirilere kendimi çok kaptıramadım nedense.

Kirpi Şiir dergisi çok faydalı, mutlaka okuyun derim. Birincisi şiir okumanın hazzını yaşatan iyi şiirler var, ikincisi şiir üzerine düşündüren kötü şiirlerin oluşu bile eğlenceli. Yani şiir üzerine düşünmek bile büyük bir fayda demek istiyorum.

Sonuçta bunlar benim fikirlerim, siz de okuyun sevip sevmediğiniz şiirleri bulun derim.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Fotoğraf dergileri



Fotoğraf dergileri derin bir deniz gibidir. Çoğaldıkça derinlik artar. İlanların bile güzel olduğu dergilerdendir. İlanlar da fotoğrafa ilişkin olduğundan fotoğraf dergilerinin her köşesine bakılır, bakılmalıdır. Türlü türlü fotoğraf dergisi var. Kimi iyice daraltır fotoğrafın konusunu veya biçimini, kimi de alabildiğine açar yelpazeyi. Kimi yazıdan köşe bucak kaçar, gözün görmesi yeterlidir, kimi yazının fotoğrafı çoğalttığını düşünür, haklıdır da.

19 Kasım 2010 Cuma

Burn ve David Alan Harvey

Kitapların çoğu sadece yüksek oranda sıkıntı ve mutsuzluk barındırır. Dergilerin önemli bir kısmı ise sevinç ve keder dolu olmalarıyla sadece biçim olarak değil muhtevanın cinsi bakımından da kitaplardan ayrılırlar.

Fotoğraf dergilerine bakarsak onlar dergilerin dünyasında hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar kendilerine ait bir sınıfın üyeleridir ve kimi Burn dergisi gibi uzaktan da olsa, daha önce tanıdığınız hissine kapılıp, yaydığı sıcaklığı algılayabilirsiniz.

Burn adı üzerinde yanıcı bir dergi. Çünkü fotoğraf yakıcıdır. Öğrenmek ve kendini geliştirmek isteyen fotoğrafçı içten içe kendi halinde yanan bir ateş gibi olmalı, gören fotoğrafçı hep yanık dolaşmalıdır, hep öğrenmek ve payina ne düştüyse daha çok yanmak istemelidir, görgüsüz ve cahil fotoğrafçı kendi fotoğrafı hakkında söz söyleyemez, ayrıca başkalarının fotoğraflarını da yeterince değerlendiremez.

Bazı fotoğrafçıların uzun yaşamasının bir nedeni de merak olmalı, merak böceğinin içlerinde kıvıl kıvıl biteviye gezinmesinden ve kendini hep yeniden inşa etme isteği yandığında, fotoğrafçı ölümsüzdür, bundan sonrası sadece tabiata ve acımasız dış etkenlere bağlıdır, yaşlılık veya Sauron'un dünya üzerindeki temsilcileri (mafya, çeteler, devlet, asker, polis, kraldan çok kralcılar) bu acımasız dış etkenlerdendir ve fotoğrafçının ömrünü epeyce kısaltabilir.

Burn dergisi gezegenimizde, içinde insan olan, insanın batırdığı veya değiştirdiği hayatın hemen her türlüsüne kapısını açıyor ve bize gösteriyor. Belki bu yüzden foto8'e benzediğini söyleyebilirim. Ama biçim olarak baktığımızda foto8 başından beri basılı br dergiydi ve İngiliz dergilerinin ödün vermez biçimciliğini de taşıyordu, Burn ise bağımsız Amerikan ruhunu taşıyan ve daha saf olmak isteyen bir yapıya sahip. Ayrıca Burn yola internet üzerinde çıktı, ilgi görünce, sevenleri ve takipçileri de çoğalınca, üstüne br de cesaret eklenince, başından beri istenen, olması gereken hevesleri bağrına basmış basılı bir dergi olarak da görünür oldu.

Derginin sadece internetteki görünen sayısal örneği değil kağıda basılı hali de çok güzel görünüyor: http://www.burnmagazine.org/buy-burn-01-in-print/

İnternet üzerindeki dergi de çok önemli ve biraz gezdirince sadece bir dergi olarak sunduklarının ötesine geçtiği, editörlerin meraklarının dar bir çerçevede kalmadığı görülüyor. Editörler kendi dergilerine ait olmayan başka iyi fotoğrafların da takipçisi ve destekleyicisi olup, bunları göstermeleri, işaret etmeleri de takdire şayan bir duruş olarak bir kenara not edilmeli.

Burn, şımarıklık, küstahlık yapmadan, küçük ayrıntılarla gereğinden fazla uğraşmadan, gözleri ve aklı yormadan doğrudan doğruya hayata, fotoğrafa ve anlatılan öyküye odaklanmayı tercih eden editörlük müessesine havi bir tasarım anlayışına da sahip. Sözünü ettiğimiz tarzın vücut bulmuş hâli ise fotoğraf dünyasına adım atan herkesin itibarını bildiği ve saygı gösterdiği Magnum ajansının üyelerinden, yayımlanmış kitapları da bulunan David Alan Harvey isimli fotoğrafçı ve fotoğraf öğretmeni.

Henri Cartier-Bresson ve W. Eugene Smith gibi yüce fotoğrafçıların sağlam ve klasik tarzını benimseyen Harvey, sadece 35mm veya 50mm gibi sabit odaklı mütevazı objektifler kullanan, uzun zoom objektiflerden özellikle kaçınan teknolojik tuzaklara papuç bırakmayan safkan bir fotoğrafçı.

Harvey her türlü numaradan ve şımarıklıktan azade sadece fotoğrafına odaklanmak isteyen, fotoğrafın değil hayatın şaşkınlık verici veya öğretici olduğunu anlatan bir fotoğraf üstadı. Kendini bilenler, bilmek isteyenler tarafından örnek alınacak bir fotoğrafçı, bir editör, bir öğretmen, bir öğrenci. Bize takdir etmek düşüyor.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Fotoğrafsız

Fotoğrafsız, içinde fotoğraf yerine fotoğrafa ilişkin yazılar barındıran harika bir dergi.

Bu derginin ilk sayısını geçen gün inceleme olanağı buldum ve hemen kitaplığıma kattım, devamını bekliyorum. Güzel dergilerin reklamı yapılmadığı için böyle geç haberim oluyor. Zaten görünen o ki dergiyi çıkaranlar bile derginin tanıtımını pek yapmamış. İki yazar gazetedeki köşesinde yazmış o kadar. (Bunca bilgi çöplüğü içinde böylesine iyi şeylerin gözden kaçması doğal sayılabilir aslında, benim bir kabahatim yok.)

Dergi logosunun altında "fotoğraf üzerine düşünce dergisi" yazıyor, bu da güzelmiş. Bazı alanlarda çok ciddi düşün dergileri var, Monokl, Cogito gibi dergiler yüzeydeki bilgilerlerle yetinmeyip daha derin sulara dalmak isteyen okurlar için neyse, fotoğrafsız da fotoğraf üzerine kafa yoran, sadece göz ile yetinmeyip beyindeki nöronları çalıştırmak isteyenler için düşünülmüş bir girişim.

Bence fotoğraf dünyasında çoktan olması gereken bir dergi fotoğrafsız, geç de olsa iyi ki böyle bir dergi düşünülmüş ve hazırlanmış dedim okurken. Sadece kapaktaki fotoğrafı fazla beğenmedim, bir de neden Orhan Cem Çetin dergide yok? Ben belki OCÇ bir şeyler yazmıştır diye düşünmüştüm, bu nedenle biraz hayal kırıklığı yaşadım diyebilirim.

Bir de geri dönüşümlü dergi kapaklarını pek sevmem, tamam çevreci filan ama nedense itici gelir bana. Fakat fotoğrafsız'ın haline ve mütevazı tavrına pek bir yakışmış bu geri dönüşümlü kapak kağıdı. (Bir ara kendimden geçip kapakta benim bir fotoğrafım olsaydı keşke dedim. Bu da hayallerimden biridir, fotoğraflarımdan birinin bir derginin kapağında olmasını çok isterdim, fotoğraf dergileri boyumu aşar elbette, özellikle edebiyat veya sanat dergilerinin (kitap-lık, yasakmeyve, notos öykü, p ve heves gibi) kapaklarında gözüm var, bu da vasiyetim olsun erenler, mümkünse aylardan en güzeli olan ekim olsun.)

Sözü uzattım, fotoğrafsız'a döneyim hemen: Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi tarafından yayımlanan derginin ederi 5 TL, genel toplamda ise 72 sayfa ile gani gani okunacak yazılar mevcut. (Fiyat/performans oranı çok yüksek demek istiyorum. :)

Fotoğrafla ciddi anlamda ilgilenenlere seslenmek isterim: Lütfen bir bakın fotoğrafsız'a ve beğendiyseniz destek olun, 1 yerine 2 tane almak ve bir arkadaşınıza veya fotoğraf makinesi olan hiç tanımadığınız birine hediye etmek gibi güzellikler yapalım. (İyilik yap okyanusa at misali.)

3 Ayda bir çıkacak olan derginin ilk sayısındaki ana konu 'etik'. Yani dergide fotoğraf ve fotoğrafçının ahlak anlayışı ve ahlaki tavrı üzerine yazılar mevcut. Yalnız bu konu fotoğrafçıların pek ilgisini çekmez gibi geliyor bana. Yeni çıkan fotoğraf makinelerini anlatan, objektiflerin birbirinden üstün özelliklerini gösteren yazılar daha çok seviliyor günümüzde. Sabahtan akşama Nikon'dan veya Canon'dan söz eden fotoğraf insanları var, onlara ayıp olacaktır şimdi gevezelik yapmak varken okumak...

Şöyle "Hem kaliteli hem de ucuz DSLR alma taktikleri" gibi yazılar olmayınca (bol bol örnek fotoğraf eşliğinde) kimsenin ilgisini çekmiyor. Böyle zamanlarda aklıma hep Geniş Açı dergisi geliyor, sadece portfolyo yayımlayan dergiler bile yaşıyor şimdi, oysa Geniş Açı gibi olağanüstü bir dergi kapandı gitti. Hep bu fotoğrafı yanlış anlayan makineciler yüzünden oldu. Ben de birazcık (huyum kurusun) makineciyimdir gerçi, "şurada çok ucuz bir olympus Mju-2 veya yarı fiyatına bir Pentax 645 satılıyormuş" derseniz ben de kalkar giderim belki, gıdıklanmayacak konu değil fakat abartmamak gerek.

Neticede fotoğrafı insan çekiyor, makine kendi başına bir hiçtir.

Tekrar dergiye dönersek: Aslında fotoğrafsız'ın içinde fotoğraf olmaması öyle güzel ki, okuyup bitirdikten sonra fotoğraf sevgimin çok daha genişlediğini ve daha bilinçlendiğimi anladım. (Şimdi kapakta da fotoğraf olmasaydı bari diye düşünmeden de edemiyorum.)

Her yerde o kadar çok fotoğraf var ki, fotoğrafsız dergisi ilaç gibi geldi bana.

4 Kasım 2010 Perşembe

YENİ



Yeni bir dergi görünce şaşırmamak ve heyecanlanmamak olmaz. İşte kitap boyutlarında tasarlanmış, Fahri Özdemir ve İsmail Ertürk yönetimindeki 3 aylık kültür dergisi 'yeni' de bu cinsten güzel bir dergi.

Tabii yeni bir dergi deyince, adı da yeni olunca akla hemen Memet Fuat yönetimindeki de yayınları'nın mahsülü, efsane bir dergi olan 'Yeni Dergi' geliyor, ancak bu derginin eski olan dergiyle bir bağı yok, dergiyi çıkaranlar da eski dergilere meraklı insanlar değil sanıyorum, yine de 'Yeni Dergi'ye bir selam verilseydi çok şık olurdu:



Dergi güzel fakat derginin ana konusunu (kriz) çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, kapağı da aynı şekilde çarpıcı olmaktan çok uzak, kapak bir dergiyi dergi yapan en önemli unsurların başında gelir, içeriğe açılan bir kapıdır, önemlidir. Derginin kapağına baktığımızda evvela kapaktaki bazı isimlerin meraklı okurları gıdıklayan cinsten olduğunu görüyoruz.

Derginin kapağındaki isimler şöyle:

Füsun Akatlı / Hakan Akşit / Oruç Aruoba / Enis Batur / İlhan Berk / Malgorzata Czarkowska / Betül Çotuksöken / Fazıl Hüsnü Dağlarca / Oğuz Demiralp / Ferit Edgü / Evren Erem / İsmail Ertürk / Murat Gülsoy / Aslı Güneş / Banu Güven / Ekrem Işın / İoanna Kuçuradi / Nilüfer Kuyaş İlhan K. Mimaroğlu / Soli Özel / İskender Özturanlı / Cem Sarvan Özer Sayın / Sean Scully / Michel Tournier / İlhan Usmanbaş / Gündüz Vassaf / Immanuel Wallerstein / Jackie Wullschlager / Mustafa Yılmazer / Yonca Güneş Yücel

Elbette medya dünyasının popüler isimleri beni azıcık da olsa ilgilendiren isimler değil, aksine medya dünyasında fazla görünmeyen, Oğuz Demiralp, Betül Çotuksöken, Oruç Aruoba gibi isimleri görünce dergiyi alma gereği duydum.

Ama bu derginin asıl ağırlık noktası Viyana'dan Seferihisar'a 75.000 kitaplık bir kütüphaneyi taşımış olan Akşit ailesi ile ilgili küçümen yazıdır bence. Bu yazının başlığı da: İzmir'den bir özel kütüphane.

Özel kütüphanelere büyük ihtiyaç var, devletin kütüphaneleri hem sayıca azlar hem de canları sıkılan ve aslında kitaplardan pek de anlamayan kadrolu insanlarla dolu. Bu insanlar güzel veya nadir kitap görünce bile heyecanlanmıyor ve elleri milim titremiyor.

Dergideki bir başka beğendiğim ve iyi ki bu dergiyi almışım diye gönlümü şenlendiren yazı ise Sean Scully imzalı "Giorgio Morandi / direnç ve sabır" isimli yazı oldu. Çeviri biraz duraklatsa da yazının çok güzel olduğunu görmek ve yeni şeyler öğrenmemin hazzını yaşamak başka bir şey. Dergiler böyledir, bir yazı veya bir fotoğraf her şeyi değiştirir.

29 Eylül 2010 Çarşamba

SOME/THINGS



Bazı dergiler bazen sadece duruşlarıyla bile, sadece kapaklarıyla bile estetik bir şölene dönüşüyor. Bizde de Fol böyle bir dergiydi. P dergisi (P Dünya Sanatı) de bu tarz bir dergi. Biçimin, zarfın güzelliğine hayran olmak da dergiseverliğin şanından. Mazruf hep önemli, hep akılda iz bırakmalı elbette, ama ilk bakışta görülenler de önemsiz değil.

Dergi sadece okumak için değil, görülmek için de vardır.

Şimdi haberler:

SOME/THINGS içindekiler [3. sayı]

003 PREFACE / YUKIO MISHIMA
004 MIGUEL RIO BRANCO / I AM MY HOME COUNTRY
028 RICK OWENS / ALABASTER BED
036 MARTIN D’ORGEVAL / LE BLEU DU CIEL
046 OLIVIER THEYSKENS / BIRDS / INTERVIEW BY STEPHEN TODD
068 THE SUZANNES / SUZANNE VON AICHINGER BY JOHAN SANDBERG & ELLEN AF GEIJERSTAM
080 BETONY VERNON / IN THE BOUDOIR
098 CROSSING WORDS / A CONVERSATION BETWEEN JARVIS COCKER & RAINA LAMPKINS-FIELDER
110 MILOSLAV DRUCKMULLER / HOW MANY ECLIPSES / INTERVIEW BY DEREK THOMSON
118 19 SECOND DREAM / ALEKS RASTOVIC BY MONIKA BIELSKYTE
138 PINAR YOLAÇAN / MARIA / INTERVIEW BY RAINA LAMPKINS-FIELDER
150 LEE BUL / NOW, HERE, 4AM, FREEZE-FRAME
162 BOOKS / BY MARTIN D’ORGEVAL
188 JULIEN CLAESSENS THOMAS DESCHAMPS / CHIMERES
210 BRETT ANDERSON / AIR TIGHT AS A ROPE
220 雪の花 EMPTINESS FLOWER / BY MOTE SINABEL モートシナベル青木 & TAKETERU KUDO 工藤丈輝
238 WARREN ELLIS / PLENTY OF SPACE TO GET LOST IN
248 YOHJI YAMAMOTO / MORE THAN ENOUGH
276 IRENE SILVAGNI / IMAGE OF A WOMAN
288 DESIREE DOLRON / EXALTATION / WITH TEXT BY NICK HACKWORTH
304 洹 ZHANG HUAN / DRAGONFLY 蜻蜓
310 STEVE MCQUEEN & CHARLOTTE RAMPLING / CARESSES
320+ [INSIDE FLAP] / SPECIAL CONTRIBUTION BY ROGER BALLEN

Ama bu dergi ağırlığıyla da güzel :)

TECHNICAL DETAILS OF THE ISSUE003
400G CARDBOARD COVER WITH DOUBLE FLAP, COLOR PRINT EMBOSSING, LAMINATE & SILKSCREEN
INLAY 320 PAGES 150G MATT PAPER, COLOR & PANTONE PRINT
90X9CM 300G COVER STRAP, COLOR PRINT, EMBOSSING, LAMINATE, SILKSCREEN
EACH COPY PACKED IN SILVER PRINTED POSTER & 253X250X36MM BLACK CARDBOARD BOX MAGAZINE WEIGHT 2KG, SIZE 247X245X33MM
EDITION OF 1475 + 25 COPIES OF DELUXE EDITION (EACH COPY IN A UNIQUE OXIDIZED IRON & COPPER
HAND-WELDED BOX WITH AN ORIGINAL PRINT, WEIGHT APPROX 5KG)

21 Eylül 2010 Salı

Bir Heves'in sonu



Pan Yayıncılık'ın hayırlı işlerinden biri olan Heves şiir-eleştiri dergisinin her iki ki anlamda da son sayısını okuyorum bu sıralar. Ama dergi yüklü, oku oku bitmiyor. Ayrıca bir derginin son sayısını okumak başka bir duygu veriyor insana, tıpkı ilk sayıyı okumak gibi: Bütün mümkünlerin kıyısında. Bundan sonra ne olacak diye düşünmeden okunmuyor.

Heves'in kapanmasına ilişkin çeşitli yorumlar yapılmış internette, bir kısmını okudum, her zamanki küstah ve kibirli ve empati geliştiremeyen yaftacı yorumları ise sonuna kadar okuyamadım, çünkü derginin kendisi ortada zaten, afaki değerlendirmelere hiç hacet yok. Heves'in son sayısının yüksek yoğunluklu bir kıvamda olmasına ise çok sevindim, yumruk gibi insanın zihninde patlıyan şiirler ve yazılar mevcut.

Bizde edebiyat dergilerinin kısa bir ömrü olduğu söylenegelir hep, oysa bu düşünce tarzı; dergileri insanlarla karıştırmak demektir biraz da. Küçük dergilerin kurumsal bir zihniyetle yönetilmeleri gerek, ne yazık ki dergilerimizde editörlük müessesesi ve reklam/dağıtım/abonelik kısımları dergi yeterince mali bağımsızık içinde olamadığından yönetim/yazı işleri ekibi parayla pulla ve dağıtım gibi kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen hususlarla uğraşmak zorunda kalıyor ve bu da zamanla büyüyen bir yılgınlığa neden oluyor, ayrıca malum, dergi okuru da çok vefasızdır, dergilerin büyümesine izin vermez, tutkulu dergi okuru devede kulak sayılır. Ama kısa ömrün benim gibi koleksiyonculara faydası büyük, eksik sayıların toplanması daha kolay, orası ayrı. :)

Şiir acayip bir şey. Mesela hemen herkes şiirin sinema kısmından (yüzeysel bilgilerle bezeli olan zahiri bölümünden) biraz anlar ve lakin şiirin karanlık yüzünden, mürekkebin dokunmuş olduğu şiirden anlayan insanı bulmak ise çok zordur, Heves dergisinin okurları ise görebildiğim kadarıyla (derginin yazarlarıyla değil de okurlarıyla sahaflarda ve internet üzerinde tanışıp biraz konuşmuş olmanın verdiği izlenimlere dayanarak söylüyorum) şiirden anlayan ve bir arayış içinde olan insanlar.

Peki ama hangi şiirden söz ediyoruz? Aslında ancak arkaik şiire aşina olanlar ve şarkı sözleriyle şiiri karıştıranların çoğunlukta olduğu bir edebiyat dünyası var ve cahillik had safhada, Heves gibi dergiler ise dünyadan giden bir grup insanın başka bir gezegende oluşturduğu bir koloni gibi hizmet ediyor. İyi şiire denk gelmek her zaman mümkün olmuyor, iyi şiir insanın içini temizler ve iyileştirir, Heves gbi bünyeye ilaç gibi gelen dergiler kapanınca hastalıklı hallerimiz devam edecek demektir.

Son sayının bir güzelliği de tıpkı Geniş Açı dergisinin son sayısında yaptığı gibi bütün sayıların içeriğini sunmak olmuş. Utku Özmakas ile Ömer Şişman'ın hazırladığı hem alfabetik hem de konusal indeks çok yararlı bir çalışma olmuş, teşekkürler.

Heves XXVI için bir okuma önerisi

Bir de Osman Konuk'un indeks'ten önce Heves'in son şiiri olan "bu bir manzara resmi değildir" şiiri derginin ve bir yığın şeyin küçük bir özeti olmuş. Önce bu şiiri okumalı, sonra dergiyi.

Ek okumalar:

* Heves'in vedası

14 Eylül 2010 Salı

PsikeArt



PsikeArt dergisini öncelikle Hande Koçak'ın 'Bir şairin Yalnızlığı' başlıklı yazısını merak ettiğim için almıştım. Ama "Yalnızlık" üzerine özel bir sayı olan bu dergide merak ettiğim yazı dışında başka güzel yazılar da buldum ve bu sayı başucu dergilerimden biri oldu şimdi.

Hande Koçak'ın yazısı Jean Cocteau'nun "Le Sang d'un Poete" (1930, Bir şairin kanı) filmi ile ilgili ve zihin açıcı bilgilerle yüklü.

Ama dergiyi alırken mütereddit bir haldeydim çünkü derginin kapağında Ertuğrul Özkök ve Ahmet Ümit (her yerde o!) isimlerini görünce normal şartlarda o dergiyi satın almam ve hemen yerine bırakırım (aynı şekilde sinir olduğum bir isim daha var, Elif Şafak adını da bir derginin kapağında görünce almak istemiyorum) ama dediğim gibi bu sayıdaki 'Bir şairin yalnızlığı'nı okumam gerekliydi, iyi ki almışım dergiyi diyorum ama biraz önce adını zikrettiğim şahısların yazıları okumadım, okumayı da düşünmüyorum, bugüne kadar yeterince okudum zaten ve beni heyecanlandırmayan, aksine buz gibi soğuk bir düzen gözeterek yazılmış yazılardan uzak durmam gerekli, yoksa okuma sevgim azalıyor. Keşke kapakta bu isimler olmasaydı, son aylarda hemen her derginin kapağında aynı isimleri görmekten rahatsız oluyorum, ama dergiciler sadece kendi dergilerinin okuru olduklarından olsa gerek sanki o yazarı ilk gören, onunla ilk konuşan onlarmış gibi en basit röportajı bile (en kolay işlerden biri söyleşi yapmak, soru sormak için araştırma bile yapmayanlar var, artık o sırada akıllarına ne gelirse sorup durmalarından belli oluyor) büyütüp kapağa taşıyorlar, ben artık bu isimleri görmekten bıktım, kusma noktasındayım.

Fotoğraf üzerinde olduğundan okunması biraz zor olsa da Talat Parman'ın yazısı "bir ergenlik serencamı" hoş bir yazıydı. Ardından Erol Göka'nın "Ömür dalında açan çiçekler" ve İrem Anlı'nın (yine aynı okunma sorunu!) "Kadın olma sürecinin yalnızlığı" yazılarını ilgiyle okudum (gözlerim ağrıyor ama olsun).

Ahmet İnam'ın yazısı da ilginçti ancak en çok beğendiğim yazılardan biri Meltem Yakın Üldes'in "Tanrı belki gerçekten ölmüştür" başlıklı olan 'Yalnızlığın ve deliliğin sanatı: Art Brut/Ham sanat' üzerine olan ve bu sanatın ilginç örneklerinin yer aldığı yazı oldu. Kapağa Tuba Akyol'un adı yazılacığına Meltem Yakın Üldes yazılmalıydı bence.

Esmahan Aykol'un yalnızlık ve mastürbasyon üzerine olan yazısı da çok iyi ve insanı gıdıklayan cinsten, Ertuğrul Özkök yerine kapağa Esmahan Aykol'un ismi yazılmalıydı.

Dergideki fotoğraflara gelince yazılarla tezat olarak çoğu amatör ve kötü kurgulanmış photosop destekli işler.

Eleştirime rağmen içinde çok güzel yazılar olduğu için bundan sonra dergiyi almak niyetindeyim.

10 Eylül 2010 Cuma

Biz ve Yıldız Moran



Tarih olmuş hoş bir dergi daha.

İşte 5. sayının kapağında Yıldız Moran'ın çektiği leziz bir fotoğraf var, unutulmaz.

Biz dergisi kişisel dergi tarihimin nadide bir köşesinde.

Yer: İstanbul, Beyoğlu, Geniş Açı ofisi.

Kahve ile dergi



En güzel ikililerden biri. Yer Beşiktaş, Kabalcı kitabevi.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Eylül dergileri ve PCnet

Yeni bir ay başlangıcı yeni dergiler demektir. İlk günler dergisevenler için önemlidir. Bazı dergiler yetişmez oysa, sabırsızlıkla merakla beklersiniz, gidip gelip sorarsınız, "x dergisi geldi mi?" diye, aslında çok umutsuz bir sorudur bu, dergi geldiyse zaten görürsünüz çünkü.

Neyse ilk gün siftahı National Geographic ile yaptım, yanında bir de NTV BLM dergisi aldım. İkinci günün dergileri ise henüz jelatinini dahi açmadığım yapı dergisinin 346. sayısı, alır almaz okumaya başladığım PCnet dergisinin 156. sayısı oldu. Diğer günlerin dergilerini başka yazılara bırakıp bu sayıda sadece PCnet'ten söz etmek istiyorum:

PCnet 13 yıllık bir dergi, ne yazık ki bilgisayar dergileri arşivlik olma anlamında benim için çok değerli değiller, fakat son sayılarda PCnet kitapçıklar hediye etmeye başladığından beri bu kitapçıkları kitaplığıma yerleştirmekte fayda görüyorum. Bu ay PCnet dergisinin hediyesi ise: "Bilgisayar ve internet terimleri Sözlüğü" adını taşıyan faydalı bir eser. (Aslında sözlük deyince bende akan sular duruyor, sadece sözlük çıkaran bir yayınevim olsun isterdim, eğlenceli sözlükler çıkarırdım, mesela "Atlantisten Gelen Zekiye Sözlüğü" hiç fena olmazdı!)

PCnet dergisi yönetime Erdal Kaplanseren geldiğinden beri çok değişti. Eskiden ağırlıklı olarak Chip dergisi okurdum, PCnet'te ise beni Daron Dedeoğlu'nun yazıları dışında ilgilendiren az konu vardı. Şimdi PCnet daha ilgi çekici bir dergi oldu. Fakat bazı ürün tanıtımlarına ayrılan yer çok fazla, koca bir sayfada 2 tane usb bellek tanıtımı mesela, bir iki cümle ve dev fotoğraflar bence çok gereksiz, ama bunlar galiba editörlerin bileceği iştir, karışılmaz.

PCnet demek Daron Dedeoğlu demek benim için bir anlamda, onun yazılarını okumak ayrı bir keyif, keşke eskisi gibi daha çok yazsa.

Sıcak Nal

Masamda Sıcak Nal'ın ilk sayısına bakıyorum şimdi, değerlendirmeye ilk sayıdan başlamak istiyorum çünkü, aslında ilk sayı önemli çünkü diğer sayıların da ipucunu veriyor ama derginin bu ay 4. sayısı çıkacak. Henüz 4. sayıyı görmedim, ama pazartesi akşamı Londra Oteli'nde yeni sayıyı görme umudum var. :)

Sıcak Nal iyi, hoş, fena dergi değil ama ilk üç sayının kapağı çok kötü maalesef. İçeriğe gelince genel olarak çok kararsız bir dergi gibi geldi bana, konu ve düşünce bütünlüğü yok, birden politik bir tavır alıp hemen sonrasında has edebiyata göz kırptığı oluyor. Yani Sıcak Nal'ın gideceği yönü bilmeyen bir hali var. Belki de dergiye çok karışan vardır, bilemiyorum.

24 Ağustos 2010 Salı

Notos Öykü'ye nazar değmesin!



Notos Öykü'nün 23. sayısını okumaya doyamadım. Kapak konusu bir kere okunmayı hak ediyor, e-kitap hayatımıza girdi bir kere, ben kitabın yerini tutamaz diyenlerdenim, yayınevi yönetmenlerine ne düşündüklerini sormuşlar mesela, ilgiyle okudum. Nicedir söylemek istediğim şey başka ama, 2007'de ekşi sözlük'e şöyle yazmıştım:

"sayfa tasarımı adam öykü'ye öykünen öykü dergisi. derginin logosunu da mehmet ulusel'e yakıştıramadım. başlıklarda kullanılan hurufatı da sevemedim, nedir öyle lise dergileri gibi, olmamış. mutlaka birinci hamur kağıda basılmak zorunda değildi sanırım. virgül dergisinin kağıdı bence süper, öykü gibi mütevazı bir edebiyat dalına da pek yakışırdı. fotoğraflara daha çok özen gösterilmeli. pikselleri saymayalım değil mi? lütfen. ama dergi çok şeker. daha kapakta görülen isimlerden başlayarak helecanlanıyor insan. güzel dergi güzel." (02.01.2007)

Derginin tasarımı o günden bugüne epey değişti. Artık fotoğraflar çok kaliteli basılıyor, kapaklar daha iyi, tasarım da olgunlaştı, yani eleştirdiğim ve içime sinmeyen konular düzeldi, artık keyifle okuyorum Notos Öykü'yü.

Aganta



Notos Öykü'nün en güzel yeri bence dosya konuları değil, aganta bölümü, hele bu sayıda 3. sayfayı açar açmaz "Proust'un zamanına yolculuk" (Proust, du temps perdu au temps retrouvé) başlıklı Deniz Yalım Kadıoğlu başlıklı enfes bir yazı-haber var ki nasıl sevindim anlatamam, defalarca okudum bu 1 sayfalık haberi, hem Proust sevdiğimden hem de 'Mektup ve El Yazmaları Müzesi'nin hayranlarından biri olduğumdan çok hoşuma gitti bu yazı. Sözü edilen sergiyi de çok merak ettim, keşke gidip görmek kısmet olabilseydi. Neyse fotoğraflarıyla avundum ben de.

23. sayıda ayrıca çok sevdiğim Raymond Carver'dan "İhtiyacın olduğunda beni ara" isimli Vivian Kohen imzalı güzel bir öykünün çevirisi var. Yine dergide en dikkat çekici yazılardan biri Hüseyin Cevahir'in 1969 yılında Yordam dergisinde yayımlanmış olan "Çocuk ve Allah'ta simgeler, görüntüler, çelişmeler" isimli incelemesi, yeniden yayımlanması çok yerinde olmuş. Bir zamanlar ne harika dergiler çıkıyordu. Yordam'ı pek bilmiyorum, sahaflarda görmüştüm ama alma fırsatı olmadı, ben "Yeni Dergi" hastasıyımdır, 60'lar 70'ler deyince aklıma gelen dergilerden birincisi Yeni Dergi'dir. Neyse bu başka bir bahis, başka bir yazı konusu.

"Bu fotoğrafın öyküsünü yazar mısınız?"

123. sayfaya gelince duraladım birden, "Bu fotoğrafın öyküsünü yazar mısınız?" başlığı altında Elif Sanem Karakoç imzalı bir fotoğraf var ve yazı meraklılarına sesleniyor. Fakat ben bu fotoğrafı beğenmedim, nasıl öyküler yazılacak bilemiyorum ama tatsız şeyler olacak diye endişelendim. Ben Semih Gümüş'ün yerinde olsam, hemen her kareleri bir öykü aurası taşıyan Murat Eren'in veya Serdar Darendeliler'in bir fotoğrafını koyardım. Neyse bana söz düşmez, ama bu fotoğraftan yola çıkarak öykü yazma fikri çok güzel, kimin aklına geldiyse teşekkür etmek gerek.

Dergide daha yazamadığım çok şey var, Enis Batur'un "Merak Cemiyeti"ni, Ufuk Karakurt'un "Çizgi Romanlarda Kötülüğün Gölgeleri"ni ve Sibel Doğan'ın Olivier Rolin söyleşisini ayrı ayrı yazmak, tekrar tekrar vurgulamak isterdim, mutlaka okunmalılar.

Atölye

Derginin sonunda İnan Çetin'in atölye başlıklı ve dergiye gönderilen öyküleri değerlendirdiği sayfalar var. Geleceğin öykücüleri onların arasından çıkacak değil mi? Gönderilen öyküleri bilmesem de bir İnan Çetin kurgusu gibi okudum. İnan Çetin denince ceketimi ilikliyorum hemen, İnan Çetin deyince aklıma Ömer Ayhan geldi, yeni kitabı ne zaman çıkacak acaba? Ömer Ayhan denince de Sema Kaygusuz geliyor aklıma. Edebiyatın bütün lezzeti nefaseti bu saydığım yazarların öykülerine ve romanlarına sinmiş durumda. Eh ben de bir okur olarak onları yazı serüvenlerinin başında yakalamanın keyfini sürüyorum. Kitaplığımın onların kitaplarıyla daha da genişlemesini umuyorum. Nereden nereye geldik. :)

15 Ağustos 2010 Pazar

Gentlemen

Gentlemen, Dünya gazetesinin de bulunduğunu grup bünyesinde yayımlanan italyan kökenli ve erkeklere yönelik bir yaşam kültürü dergisi.

Erkeklere yönelik derken daha çok zevk sahibi erkek işadamlarına, onların hayat biçimlerine ve hobilerine seslenen bir dergi demek belki daha doğru bir tanım olacaktır.

Derginin tasarımı dünya globus'un diğer yayınları gibi geleneksel olarak çok sıradan ve zayıf, fakat sayfa boyutlarından kaynaklanan gösterişli bir tarzı olduğu da görülüyor. Derginin kapağı ince olduğundan köşe uçları çabucak kırılıyor

Örnek olarak Ağustos 2010 tarihli 46. sayıyı inceleyelim. Bu sayının ana konuları: Otomobil, dekorasyon, moda, binicilik, yemek, saat, teknoloji, eğlence-dinlence merkezleri ve sanat.

Kapakta Antik A.Ş.'den Turgay Artam ve oğlu Olgaç Artam var. Onlarla işlerini ve hayatlarını anlatan güzel bir röportaj yapılmış.

Dergide olmazsa olmaz cinsinden Ahmet Ümit söyleşisi de var, zaten son zamanlarda içinde Elif Shafak veya Ahmet Ümit olmayan bir dergi veya gazete eki bulmanız mümkün değil (Elif Shafak bu ayki National Geographic dergisinde bile var!) ama içinde bu zatların olmadığı bir dergi bulursanız o derginin şahsiyetli bir yayın olduğuna peşinen hükmetmeniz gerekiyor, o derecede ikrah edici bir durum.

Bütün bu fasılları bir yana bırakırsak Gentlemen dergisini bence sözü edilmeye değer kılan yönü saatlere layıkıyla yer vermesi. Robb Report dergisi bile -ki dünyada saatlere hakkını veren ölçüde yer en önemli küresel dergilerden biridir- artık saatleri unutmuş görünüyor.

Bir saat meraklısı Gentlemen dergisinin 46. sayısına baktığında 14. sayfada Mont Blanc saatlerini, 22. sayfada Zenith El Primero 36.000, 40-41. sayfalarda Parmigiani Fleurier ve Montreaux Caz Festivali, 93-95. sayfalarda ise Pırlant'ın saat hastanesinden söz edildiğini görebilecek.

Dergide en ilginç sayfalardan biri bence Bursa Korupak içinde bulunan bu saat hastanesinden söz edildiği kısımlar. Pırlant'tan Fatih Akpınar ile görüşülmüş ve sadece ayrıntılarıyla, ustalarıyla saat hastanesini değil Pırlant'ın da tarihini anlatmış bir yerde.

6 Ağustos 2010 Cuma

Karaf magazin

Karaf magazin çok kaliteli bir şarap ve yemek dergisi. İlk sayısı bahar 2002'de çıkmıştı, şimdi 43. sayısı çıkmış.

Derginin Temmuz-Eylül 2010 tarihli sayısında Fethi Salgücü imzasıyla yayımlanan "Dijital dünyaya meydan okuma: LOMOGRAFİ" başlıklı yazı çok bilgilendirici. Dergi ağırlıklı olarak şarap ve yeme-içme kültürü ağırlıklı olsa da içinden böyle ilginç yazılar da çıkan hoş bir dergi. Fakat bu hoşluk internet sitesine girince kayboluyor. Ne son sayının kapağı ne de derginin içeriğine ve eski sayılara ilişkin sağlıklı bilgi alınamıyor maalesef. Böylesine güzel bir derginin internet sitesinin çok daha kaliteli olmasını beklerdim doğrusu. Neyse internet önemli değil aslında, çünkü derginin kendisi şahane. Kitaplıkta saklanacak türden.

Ek okumalar: Dergide yayımlanan seçme makaleler.

27 Temmuz 2010 Salı

Haşhaşi



Haşhaşi dergisinin 2. sayısı çıktı.

Osman Çakmakçı'nın acayip enerjisi var, bir kez daha inandım.

Birgün gazetesinin kültür sanat sayfasında genellikle Osman Çakmakçı'nın yazısının çıktığı bölümde bugün Mehmet Fatih'in yazısı vardı. Şöyle başlıyor yazı:

"BirGün’deki yazılarından da tanıdığımız şair ve yazar Osman Çakmakçı’nın yayına hazırladığı Haşhaşi dergisinin 2. sayısı geçtiğimiz günlerde çıktı. 1. sayısının kapağına Walter Banjamin’in ‘Esrar Üzerine’ yazdıklarını çıkaran derginin bu sayısının kapağını ünlü filozof Slavoj Zizek oluşturuyor. Dergi için özel olarak kaleme alınmış bu yazıyı Zizek’in Türkçe çevirmeni Sabri Gürses büyük bir özenle çevirmiş. Dergide ayrıca Hakan Arslanbenzer, Suat Kemal Angı, Charles Baudelaire, Metin Kaçan, Ayhan Kurt, Delmore Schwartz, Aslı Serin, Elif Sofya, Semra Topal, Halil Turhanlı, Murat Uyurkulak, Murat Yalçın, Necmi Zekâ vb gibi sıradışı isimlerin ürünleri bulunuyor."

Devamı burada: HAŞHAŞİ, SANATLA UYANIŞIN HALİ

Derginin Facebook sayfası: http://bit.ly/8Ze8kl

25 Temmuz 2010 Pazar

Sanat Dünyamız'ın çöküşü

Nurtap Hanım'ın Anabala Pasajındaki dükkanındaydım, çizgi romanlarla, dergilerle dolu bu mekanda kendimi hiç olmadığı kadar rahat hissediyorum. Bunda çizgi romanların büyülü çizgilerinden çok Nurtap Hanım'ın etkisi daha çok tabii. Kendisi o dükkanda dura dura bir çizgi roman karakterine dönüşmüş, Corto Maltese'in bir macerasında ona benzeyen biri vardı sanki, şimdi saçlarını da kestirmiş daha güzel olmuş. Çıkarken Doğan Kardeş dergilerine bir göz attım, ama Jules Verne'in 3 kitaplık Mathias Sandorf romanını (çeviri: Ferid Namık Hansoy, İnkılap Kitabevi) aldım fakat aklıma YKY düştüğü için oradan çıkınca YKY'nin Galatasaray meydanındaki kitabevine uğradım. Kitabevinde çalışanlar çok yardımsever insanlar fakat onlarla ilgisi yok bu kitabevi gün geçtikçe pırıltısını yitiriyor.

Sanat Dünyamız dergileri hemen orta bölümde eski ve yeni sayılarıyla bir arada satılıyor, mahzun duran kırmızılı siyahlı dergi ile yeni bir dönemi simgeleyen beyaz kapaklı (grafik tasarım konusunda hakkını vermek gerek, öfkeyle baksam da güzel tarafları da var, lakin sinirlendiren özellikleri daha çok) olan bu dergi artık benim dergim değil.

Sanat Dünyamız dergisi artık 3 aylık tadına doyulmaz bir dergiden iki aylık ve 80 sayfalık cılız bir bir dergiye dönüştü. Bu değişim 112. sayıda başladı (Eylül - Ekim 2009) ve şimdi 117. sayıya geldi.

Aslında dergi ilk çıktığı noktaya geri döndü denilebilir, eskiden de 80 sayfa civarlarındaydı, mesela elimdeki 50. sayı 76 sayfalık bir dergi (Kış 1992). Peki kırmızı siyah sırtıyla, bilgi yüklü dolgun ve çekici bedeniyle kütüphanemde gülümseyen o güzel dergiye ne oldu?

Aslında şaşılacak bir şey yok, bu durumun Koç Holding ile ilgisi var. Kültür sanat, kitap, müze ve enstitülerle göz boyayan bu şirketler grubu Yapı Kredi Bankası'nın yönetimine geldiğinden beri YKY kan kaybediyor. Yönetimde kimler var bilmem, ilgilenmem de ama önceki dönemde hiç değilse kitap kokusuna aşina yöneticiler vardı (mesela Selçuk Altun, şimdiki yöneticiler Oktay Rifat'tan bir şiir okumuşlar mıdır hiç?) şimdi kim var ki dergiler ufalıyor, yayın çeşitliliği, kaliteli çeviriler ve telifli yapıtlar azalıyor?

Kitaplığımın önemli bir bölümünü YKY'den aldığım kitaplar oluşturduğuna göre benim de bu durumu sorgulama hakkım var diye düşünüyorum. 80 sayfalık bir sanat dergisi bu kurum için gülünçtür. Böylelikle tasarruf yaptıklarını ve kâr ettiklerini düşünüyorlarsa büyük hata ediyorlar bence. Sayfa sayısına kafayı taktım çünkü içeriği sınırlandıran veya genişleten bir ölçüdür sayfa sayısı ve önemlidir.

Sanat Dünyamız'ın 103. sayısı 345 sayfaydı. O sayıyı görünce işkillenmiştim nedense. Daha kapakta Ömer Koç'un adını görünce aslında beni mutlu edecek olan bu oturaklı dergi birden ölümden önceki iyilik haline bürünmüş gibi gelmişti ama konduramamıştım. Bu güzellik tahmin edileceği üzere 111. sayıya kadar sürdü.

İşte Sanat Dünyamız'ın geldiği son nokta aşağıda görülebilir. Eski dergideki ağırlığa alışkın bünyeyi gıdıklayan tek bir yazı bile yok. Rüzgâr Gülü uçmuş gitmiş Çerçeve daralmış, her bir şeyden azar azar var, sanki ağır bir diyetteyiz. Sanatçı metinleri kayıp, sanat felsefesine ilişkin bir yazı yok, ne mimariden ne de fotoğraf sanatından şöyle dişe dokunur bir makaleyi ara ki bulasın...

117. sayı içeriği:

EDİTÖRDEN

Dinamikler - Mine Haydaroğlu

RESSAM
Kusursuz ve Hazcı Bir İmgelem: Taner Ceylan - Gülay Yaşayanlar

MÜZE
Yeni Akropolis Müzesi - Münir H. Göle

RESSAM
Nejad Devrim’in Bilinmeyen Bir Otoportresi Üzerine - Necmi Sönmez

SERGİ
“Hep Aynı Şarkı”: İronik, Eleştirel - Burcu Pelvanoğlu - Ali Akay

SERGİ
Sanatın Nirvanası mı, Bir Yan İş mi: 53. Venedik Bienali - Azra Tüzünoğlu

KAVRAMSAL SANAT
Yazıyor! 75 cent’e sanat eserini yazıyor! - J. Isaac Spradlin

İSTİKLÂL SERÜVENİ-9
Olga Chernysheva - Anders Kreuger

SÖYLEŞİ
Sergi: “Gelirin Yeniden Dağıtım Politikası” - Sabine Winkler

SERGİ
Kendi Politikalarını Üreten İki Sanatçı: Özlem Günyol & Mustafa Kunt - Didem Yazıcı

KİTAP
Bauhaus, yok mu bir yedeğin? - Raşit Gökçeli

RESSAM
Peter Hristoff’un “Benim Türkiyem” Serisi - Feyza Akder

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Foto Muhabiri dergisi



Foto Muhabiri dergisi, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği'nin bir yaynı.

Tasarımı çok klişe olsa da genel olarak fena bir dergi değil. Ücretsiz olan bir dergiye göre hele iyi bile sayılır -fakat dergiciliğimizin asgari standartlarını yakalamış olsa bile vasat olduğunu söylemek gerekir.

Yukarıda fotoğrafı görülen 4. sayı, son sayıda ise (Sayı:5, Haziran 2010) güzel bir Coşkun Aral söyleşisi var, okunmalı.

Ayrıca dergide yayımlanan fotoğraflara bakarak Türkiye foto muhabirliğinin bulunduğu düzeyi rahatlıkla görebilmek mümkün. Aslında bunun için bu dergiye bakmaya de gerek yok, günlük çok satan ulusal gazetelere bakmak da yeterli olabilir.

Bir kere hemen kimsenin bir üslup sorunu yok. Bütün fotoğraflar ilginç bir durum yakalamanın çevresinde gelişip orada kalıyor. Bence foto muhabirlerinin fotoğraflarının biribirine benzemesinin temel nedeni geometri bilgilerinin eksik olması ve dünya fotoğraf kültüründen uzak yetişmeleri. Bütün foto muhabirlerinin mesela bir 8 dergisini okumalarını isterdim, veya bu dergide yayımlanmış makalelerden bazılarının çevrilip Foto Muhabiri dergisinde yayımlanmasını isterdim.

Neden foto muhabirleri kendini geliştirmiyor (bütün gelişmeler fotoğraf makinesi seviyesinde kalıyor) diye düşündüğümde aklıma bunlar geldi. Daha uzun boylu düşünülürse başka ayrıntılar da ortaya çıkar, ancak görünen köy kılavuz istemiyor.

Bir de yayıncılık dünyamızda fotoğraf editörü eksikliği var. Fotoğrafları seçecek, fotoğrafçıya yön verecek ve fotoğraflardaki üslup sorununu tartışacak editörlere tüm dergilerin ve gazetelerin çok ama çok ihtiyacı var.

Çünkü bilindiği gibi en iyi makineye sahip olmak, en iyi fotoğrafı getirmiyor, en iyi baskı makinelerine sahip olmak da en iyi dergiyi, en iyi makaleleri getirmiyor.

İyi bir dergi/gazete yapmak da sadece standartları sağlamakla olmuyor, her derginin/gazetenin bir tavrı, başka bir havası ve kalitesi olmalı.

Ama önce insan, her şeyden evvel insana yatırım yapmalı, çalışma şartlarını iyileştirmek, muhabirlerin ufkunu açıcı, kendilerini geliştirecek yatırımlar yapılmalı, gerisi zaten gelir.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Göçebe



Birhan Keskin, Hasan Öztoprak, Osman Çakmakçı, İrfan Yıldız ve İdris Özyol’un ortaklaşa kotardığı bir şiir ve edebiyat dergisiydı Göçebe.

Boyut olarak küçüktü, sayfa sayısı da azdı, ancak küçümen bir dergiden beklenmeyecek ölçüde derin ve kışkırtıcı metinlerle/şiirlerle dolu bir dergiydi.

Hâlâ raftan indirir, kurcalarım, insanda yazı/şiir yazma isteği uyandırıyor çünkü.

Bazı dergiler ölmez.

27 Mayıs 2010 Perşembe

P DERGİSİ



P dergisi eşine az rastlanır dergilerden. Yani neredeyse kusursuz bir içerik ve biçim birlikteliği mevcut. Neredeyse dedim, ancak tek kusuru fiyatı aslında, benim gibi bütçeyi denkleştiremeyen dergiseverler için biraz pahalı, fakat her kuruşunu hak eden bir tasarım ve konu bütünlüğü var. Usta eller ve akıllar tarafından hazırlandığı için hiç hayal kırıklığı yaşatmaz.

P dergisinin bütün sayılarını biriktirmek gibi bir heves içimden geçtiyse de elbette böyle bir işe girmedim, sadece ilgilendiğim konulara ilişkin sayıları biriktirmeyi tercih ettim.

Zaman ve Sanat, Yazı ve Sanat sayıları mesela, benim için çok çok önemli, bu dergileri kutsal dergiler sınıfında görüyorum. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da öyle güzeller ki, Zaman ve Sanat'ın kapağı, Yazı ve Sanat'ın kapağı gördüğüm en güzel dergi kapaklarındandır.

İçindeki konu başlıklara ve yazarlara bakarsak ne kadar sağlam bir dergi olduğunu da görebiliriz:

Yaşanan Zaman Ölçülen Zaman, Gerhard Dohrn van Rossum

Maya Ve Aztek Takvimlerinde Zaman, Güneş Taşı, Yıldız Çoban

Ortaçağ Ve Rönesans’ta Dua Saatleri Kitapları, Kutsanmış Zaman, Barbara Drake Boehm

Çin Resminde Mevsim Değişimleri, Theresa McNichol

Japon Şiiri Ve Resminde Zaman Değişimleri, Prenses Şokuşi’nin Dört Mevsimi, Prenses Şokuşi

İslâm Uygarlığında Takvim, Salim Aydüz

Takîyüddîn El-Rasid’in Gözlemleriyle İstanbul Semalarında Zaman, Yavuz Unat

Topkapı Sarayı Müzesı Saat Koleksiyonu, Zamane Bir Şark Masalı, Ali Esad Göksel

Monet’nin Rouen Katedrali Resimleri, Zamanın Rengi, Coşkun Irmak

Zamanın Sesi: Müzik, Filiz Ali

Jorge Luis Borges’in Zaman Dolambacında Küçük Bir Gezinti, Yollari Çatallanan ‘Anlar’, Serhan Ada

Tuğrul Selçuk’un Heykellerinde, Zamanın Düşü Ve Gerçeği, Ayşegül Hatay

***

Yazı ve Sanat sayısının kapağını da çok seviyorum:



İçindeki konulara da bir bakalım:

Yazının Tarihöncesi, 8000 Yıllık Bir Gezinti, Albertine Gaur

Mezopotamya ve Anadolu, Uygarlıklarında Çiviyazısı, Veysel Donbaz

Eski Mısır Hiyeroglifleri, Florence Maruéjol

Maya Sözcüklerinin Gecesinde, Michel Boccara

Klasik Bir Hat Sanatı Ustası: Honami Koetsu, Suzannah Yip

Bir Zen Hat Sanatı Ustası: Hakuin Ekaku, Timon Screech

Ortaçağ Avrupası'nda, Resimli Yazma Eserler

Karahisari Albümü, Şule Aksoy

Yazının Resmi, Resmin Yazısı, Modern Zamanlarda Kaligrafi, Ahu Antmen

Sabri Berkel'in Resmine, Yeniden Bakış, Jale Erzen

Bu dergi tavrını ve yapısını hiç bozmamasıyla da önemli, dergicilikte bu az bulunur bir anlayıştır.

Ek okumalar:

Ekşi Sözlük: P Dünya Sanatı

18 Mayıs 2010 Salı

Değişen dergi, dönüşen dergi

Kitap-lık ve liber

Dönüşen-değişen dergilere en iyi örnek kitap-lık dergisi sanıyorum. Birinci döneminde yani ilk çıktığında bir yayınevi bülteni gibiydi, boyutları büyüktü, ücretsizdi ancak eğlenceliydi. Sonra ikinci döneminde boyutları küçüldü derginin ve paralı oldu ama kağıdı değişmedi, poster bile çıkardı derginin içinden (Kafka, Brecht, Burroughs, Joyce gibi ustaların siyah beyaz suretleri sevindiriciydi). Bu dönemde uluslararası Liber dergisini 15. sayıdan itibaren vermeye başladı, 28. sayıda ise Liber buharlaştı, oysa Liber sıkı bir girişimdi, yazık ki sürmedi, anlaşılamadı, anlatılamadı.

1998 yılında, yani üçüncü döneminde (32. sayıda) ise kendini aştı ve mevsimlik oldu, boyu bir santimetre kısaldı, kağıdı değişti, sayfa sayısı ise arttı, 300 sayfaya varan hacmiyle tombul ve enfes bir dergiye dönüştü.

Dördüncü dönem Ocak 2003 tarihinde başladı, bu sefer aylık bir dergi oldu, kağıdı kapağı yine değişti, 100 sayfalık oldu ve her sayıda yine bir dosya konusu ile karşımıza çıkmaya başladı, 'babil kulesi' adında bir ek vermeye başladı.

5. dönemde, 2005 yılının ocak ayında derginin kağıdı birinci sınıf yapıldı ve tasarımı yine değiştirildi, babil kulesi derginin içine çekildi, kağıdı ve sayfa düzeniyle üçüncü dönemini andıran ve klasikleşmiş yapıya döndü.

Fakat yemeğin sunulduğu kap 112. sayıda (Ocak 2008) yine değişti, bu sefer de dördüncü dönemi andıran kağıdı ve değişen havasıyla derginin 6. dönemi başladı ve bu dönemi devam ediyor, fakat eğer kapatılmaz ise yine değişeceği muhakkak.

Ben derginin 2. ve 3. dönemini seviyorum. Şu an 6. dönemdeyiz (dizilerden ilham alarak 6. sezondayız da diyebiliriz) fakat bu 6. dönemi de ikiye ayırmak gerek, tam olarak 127. sayıda, yani yayın kurulu listesinin künyeden çıkartıldığı sayıda yeni bir dönem başladı.

Bu yayın kurulu listesine bir bakalım (126. sayıdan):

Nuri Akbayar
Yücel Demirel
Münir H. Göle
M. Sabri Koz
Selahattin Özpalabıyıklar
Mehmet Rifat
Güven Turan

Peki 127. sayıdan itibaren ne oldu? 126. sayıda yayımlanan Ahmet Güntan'ın bir şiiri, şiirden zerre anlamayan kişiler tarafından eleştirildi, kitap-lık dergisi, biri amiral diğeri karadeniz takalarına benzeyen gazetelerin köşelerinde aydın geçinen bu fena ruhlu insanlar tarafından yönetime ihbar edildi, şiirden ve sanattan anlamayan yönetim de dergiyi bir nevi hadım etti, dergiyi savunmadı. (Biliyorum bin türlü bürokratik ve ekonomik bahaneleri vardır ellerinde, fakat herkes neler olduğunu anlayacak asgari bir zekaya sahip.)

Neyse sonunda 127. sayıdan itibaren başlayan ve halen süren tatsız bir ikinci dönem yaşanmaya başlandı. Kitap-lık dergisini almaya devam ediyorum, kapanana kadar bırakmayacağım elbette, fakat bu derginin artık benim dergim olmadığını hissediyorum, bunun Koç ruhuyla bir ilgisi var mıdır değerlendirmek haddim değil, fakat ilintili olduğu şüphe götürmez.

Kitap-lık Dergisinin 2. ve 3. dönemini beğendiğimi söylemiştim, o dönemlerde YKY'nin yayımladığı kitaplar da müthişti mesela, ne yayımlandıysa alıyordum, şimdi ise YKY o kadar iyi kitaplar yayımlamıyor ne yazık ki, garip bir şekilde her şey bağlantılı.

Fakat söylemek istediğim bu değil.

Dergilerin bu kadar çok değişmesi, değiştirilmesi hiç hoşuma gitmiyor aslında. Biçimde ufak tefek oynamalar yapılabilir (100 yılı deviren National Geographic dergisi çok güzel bir örnek mesela, nice dersler alınmalı).

Şimdi Tübitak'ın Bilim ve Teknik dergisinden söz etmenin sırasıdır: Çok eskiden Bilim ve Teknik dergisini okurdum, artık okumuyorum, numunelik bir kaç sayı tutuyorum, bunun nedeni ise şimdiki derginin, eski dergi ile arasında isimden başka bir bağlantısı olmadığını düşündüğüm içindir. Bilim ve Teknik dergisi kılık kıyafetini değiştirince huyu da suyu da, havası da zihniyeti de değişti. Daha bürokratik ve daha sevimsiz bir yapıya büründü, eskisi ise daha samimi ve daha yakındı, yeni dergi ise ağır ve soğuk, yani almama gerek yok.

Demek istedğim her türlü biçimsel değişim içeriği de etkiliyor, yahut değişen/değiştirilen içeriğe uygun bir biçim belirleniyor ve külliyen başka bir şey çıkıyor ortaya, ancak artık bu dergi eski dergi değildir... Yeni bir okur ve yeni bir zihniyet varlık bulmuştur artık, düzen değişmiştir, başka bir dünyanın dergisi olmuştur. Böyle durumlarda acımaadan bırakmalıdır dergiyi. Bunu Bilim ve Teknik'te başarabilmişken kitap-lık dergsinde aynı başarıyı gösteremedim.

Yani bir derginin boyutları, hurufatı, tasarımı ve kağıdı değişirse o dergi de değişiyor, zaten amaçlanan da bu sanıyorum, fakat değişimler tam tersi bir etki yaratıyor, daha iyi olmuyor aslında, okur da değişiyor, değiştirilmek isteniyor, benim rahatsız olduğum nokta da bu, okuru değişmeye zorlamak yanlıştır, okur isterse kendini değiştirir, aynı yapıda daha ileriye gitmek mümkündür, bir noktada, olgunlaşılan bir çizgide sebat etmek, biçimi artık unutup içeriği zenginleştirmeye, içeriğin daha doyurucu, daha lezzetli olmasına gayret etmek en iyisidir. Mesela baskı kalitesini artırmaya çalışmalı, fotoğrafların daha iyi görünmesi için çalışmalı, daha özgün bir içerik, daha özgür yazılar, fotoğraflar, çizgilere yoğunlaşmak gerekir.

Eski Bilim ve Teknik dergisi okuru başkaydı, şimdiki Bilim ve Teknik okuru da başka, mesele salt biçime bağlıymış gibi görünse de öyle değil aslında, biçimle birlikte derginin hali, tavrı da değişiyor, tuhaftır yazarların üslubu bile değişiyor sanki.

Bence köklü bir değişim yapılacaksa derginin adı da değiştirilmelidir.

11 Mayıs 2010 Salı

Andante

Andante

10 yıldan fazla oluyor, Serhan Bali bir sahaf dükkanında tanışmıştım. Elbette başlıca sohbet konumuz müzikti. Çok akıllı, çok efendi bir insandır Serhan.

Sonra Andante dergisi çıktı, görsel anlamda her gün daha ileriye giden bir dergi oldu, şimdi müzik ödülleri vermeye başladı bu yıl. Ben de hem bir dergisever hem de müziksever biri olarak takip etmeye çalıştım Andante'yi.

30 Nisan 2010 Cuma

Heves

Heves çok klasik bir şekilde kitap formatına yakın dergi. Biçim olarak böyle fakat içerik olarak çok taze bir ruh taşıyor. Ekim 2009'da yayımlanan XXIII. sayı ile 6. yılını dolduran dergi şimdi 7. yaşına yol veriyor. Daha nice yıllara demek isterim.

Bana Şiir Atı'nı ve Göçebe'yi (ne şahane dergiydi!) anımsatıyor bu dergi, bu yüzden olsa gerek ayrı bir seviyorum Heves'i.

İsmi de şahane zaten, bir şiir dergisine çok yakışıyor 'Heves' sözcüğü.

Heves, takip edilmesi gereken, faydalı bir yayın. Pan yayıncılık tarafından çıkarılan derginin şiiri yaşam tarzı olarak görenler tarafından kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Dergilerden internete kadar çeşitli mecrada karşıma çıkan yeni şiirlerin kalitesinin düşük olmasının bir nedeni de şiir okyanusunun yüzeyinde olan şairlerin şiire yer veren düzgün yayınlara yeterince vakit ayırmaması var sanıyorum.

Şair yazmadan evvel okumalı, iyi beslenmeli, kulaklarını, gözlerini, dimağını olabildiğince açmalıdır.

Gevezeliği bırakıp Heves'e dönersek, en sevdiğim sayının XV. sayı olduğunu söylemek isterim. Bu sayıda, 12. sayfada hayranı olduğum Birhan Keskin'in 'Milonga' şiirinden bir iki dize yazayım, derginin de tadına uygun düşsün:

"Ilık süt gibiydin
Sen, uf uff."

29 Nisan 2010 Perşembe

42 arızalı

42 arızalı

Dergi biriktirmek isteyen kişinin yanında bir not defteri olmalı. Dergi biriktirmek isteyen kişi Skryabin gibi bu işi ciddiye almalı ve not defterini her daim yanında bulundurmalı, sahafları, internetteki güvenilir siteleri sürekli kolaçan etmeli, sahaflara yeni dergi geldiğinde telefon etmeleri istenmeli, başkaları görmeden bu dergilere sahip olmalıdır.

***

Bazen bulunan derginin bir kenarı yırtık, bir tarafı bozulmuş ve ilk basıldığı halinden biraz uzaklaşmış olabilir. Bunları bir kenara not alıp daha temizini bulmak gerekir, ancak bazen de yıpranmış, arızalı sayıları olduğu gibi kabul etmek gerekir, tertemiz pirüpak bir dergiden daha sevimli, daha yakındır bazı eprimiş dergiler, okunmuş, karıştırılmış, oradan oraya sürüklenmiş, arkadaşlara verilmiş, ısrarla sorulmuş, aylar sonra geri alınmış olabilir. Hem bazı şeylerin kıymetini bilmeli, böyle zamanlarda "Ya bu dergi olmasaydı?" diye düşünürüm, o zaman bütün kusurlar hoş görünür, dergiyi itinayla arkadaşlarının arasına bırakırım.

Ayrıca bakınız: Dergi biriktirmek

26 Nisan 2010 Pazartesi

AKŞAM-LIK, TARIK 2000 ZİYAD VE NÖBETÇİ SÖZLÜK

AKŞAM-LIK

Aslında Milliyet Sanat dergisini yazmak niyetiyle rafları karıştırırken karşıma Akşam-lık dergisinin çıkmasıyla birlikte bu tasarımı erteledim ve hemen Akşam-lık'lara sarıldım. Bu güzel dergi tahmin edileceği üzere, Akşam gazetesinin ilavesiydi. 2002 yılında doğmuş 2004 yılında hayatına son verilmişti. Akşam gazetesinde yayın yönetmeni olarak o sıralar Nurcan Akad vardı. Derginin yayın yönetmeni ise Ümit Bayazoğlu'ydu. Dergi hoştu güzeldi, fakat dağıtım günü değiştirildi mesela bu hataydı bence, sonra benim gibi merkezde yaşamayanlar için bulması tam bir maceraydı. Bayi bayi dolaşırdım almak için, gazete bulunurdu ama ilavesi her bayide olmazdı nedense. Zaten Nurcan Akad ve YKY için çanların çalacağı vakit çok yaklaşmıştı ama müneccim olmadığım için bilemedim neler olacağını. Nurcan Akad yayın yönetmenliğinden alınınca Akşam-lık da son bulduydu galiba. Ya da başka bir şeyler oldu, bilmiyorum, bildiğim Akşam-lık ilavesinin tarihe karışması.

Akşam-lık'ın yeri şimdi Radikal ve Cumhuriyet Kitap ilaveleriyle dolmuyor ne yazık ki, çünkü tamamen farklı bir gazete ekiydi, zaten sadece kitap eki değildi, kültür ve sanat konularında çok güzel, arşivlik yazılar çıkardı, şimdiki eklerde kesilip saklanacak yazılar çok azaldı. Akşam-lık'ta ise, Semra Aktaş, İhsan Feyzibeyoğlu, Halit Soydan, Selen Baycan, Cem Akaş, Tarık Sipahi, Yeşim Vesper, Filiz Özdem, Uğur Kökden, Ahmet Parman, Ahmet Eken, İlhami Algör, Ayşegül Oğuz, Doğan Kuban, Tınaz Tiryakioğlu ve adını buraya yazamadığım daha pek çok yazar her daim okunacak yazılar yazmışlardır.

Unutamadığım ve zihnime kazınmış olan Akşam-lık kapağı ise, "Çelik Gülersoy'a veda" başlıklı ve Çelik Gülersoy'un karakalem portresinin olduğu 1 Ağustos 2003 tarihli dergiydi.

Halen bende olmayan sayılarını arıyorum, ne yazık ki bu nimetin kıtlığı var, bunca yıldan sonra artık bulunmuyor.

Her güzel şey gibi nihayete eren bu dergide ilk okuduğum Enis Batur'un köşesiydi. Fakat her hafta asıl heyecanla beklediklerim ise "Tarık 2000 Ziyad" ve "Nöbetçi Sözlük" isimli köşelerdi.

Tarık 2000 Ziyad

Tarık 2000 Ziyad'ın günlüğü evlere şenlikti, çok eğlenirdim bu köşeyi okurken. Çok sevdiğim yazar Henri Michaux'nun Plume isimli kahramanına benzetirdim biraz, okumaya doyum olmazdı, bugün yine okudum "Evdeki eşyaların tarihi" isimli kitabı yazdığını hatırladım ve gülümsedim. Sonra "İstanbul'un havuzlu parkları" isimli bir kitap yazmaya da başlamıştı, yanılmamışım, 31 Ekim 2003 tarihli Akşam-lık'taki köşede rastladım tekrar, sevindim.

Nöbetçi Sözlük

Nöbetçi sözlük genellikle çeşitli kaynaklardan seçilmiş alıntılardan oluşurdu. Sayfanın üstünde "Hazırlayan Ümit Bayazoğlu" veya "Ü.B." yazdığı vakit çok güzel olurdu, ancak son zamanlarda tatsızlaşmıştı bu köşe, eskileri tekrar tekrar okumak ise başka bir keyiftir, özellikle 27 Haziran 2003 tarihli olan "Nöbetçi sözlük" en beğendiklerimin arasında birinci gelir, bu sayıdaki "Nöbetçi sözlük" maddeleri ise şunlar:

Acı
Melankolu
Misantrope
Satürn çocuğu
Uyumlu insan, sarı-safra
Uyumsuz insan, kara-safra
Yalnızlık

Bu bölümde "Nöbetçi sözlük" başlığının hemen altında ise Seneca'dan bir alıntı var:
"İnsanın kendisi için kendini kazanma sürecidir yalnızlık."

23 Nisan 2010 Cuma

Dergi saati



Sevilen bir derginin saatinin durması, daha doğrusu durmuş olması ne acı. Geniş Açı Fotoğraf Sanatı dergisi 2006 yılının Kasım ayında piyasaya çıkan 50. sayısıyla yayın hayatına son vermişti. Virgül dergisi de kapandı ve son sayısı şimdi bayilerde, yani bu güzelim derginin de saati durmuş oldu.

Bu dergilerin kapanmalarının pek çok nedeni var, mali sorunlardan, dağıtım ağını kontrol edenlerin zalimce davranmasından tutun da en büyük sorun olan ilgisizliğe, medyanın sessizlik duvarına çarpmalarından, reklamverenlerin acımasız tutumlarına kadar hemen hemen pek çok etkinin payı var.

Var ama en büyük pay bence ilgisizlik ile okurun payı. Geniş Açı gibi ve şimdi hatırlayamadığım pek çok derginin kaderi en başta ilgisizlik oldu. Bu dergileri bir avuç insan sevdi ve izledi.

Oysa boş salonlara oynayan çoğu birbirinden kötü filmler hem devlet desteğini arkalarına alarak uçucu ve iz bırakmayan projeler yaptılar, hem de medyanın ve sanat dünyasının desteğini gani gani hissettiler. Bu noktada dergiler çok masum, çünkü genel sanat anlayışımız tıpkı sporda sadece futbolun spordan sayılması gibi, kültür dünyasında da futbolun bir eşi olan sinemanın ağırlığı var. Kültür dünyamızda dergilere yer yoktur, kültür denince akla önce sinema gelir, sanatçı denince de akla şarkıcının gelmesi gibi.

Bu şekilde televizyonlarda, radyolarda öyle bir beğeni yerleştiriliyor ve öylesine acayip kültürel kodlar yükleniyor ki insanlara, mesela Turgut Uyar, Birhan Keskin, Ömer Erdem, Ahmet Güntan gibi isimleri okumadan bilmeden şair olduğunu zannedenip şiir yazan kendini bilmezler olduğu gibi, yine örneğin James Joyce, Iris murdoch, Leyla Erbil gibi yazarları okumadan bilmeden harıl harıl roman yazanlar da mevcut.

Bütün iş gösterişte, palavrada yatıyor demek istiyorum, kültür ve sanat dünyasının görünürde büyük işler yaptığı filan yok, öyle olsaydı anlı şanlı kurumlardan cahiller mezun olmaz, içi boş projelere de milyonlar yatırılmazdı, üstelik her şehrimizde birbirinden güzel müzeler, konferans ve sergi salonları olurdu. Ama yüklenen kodlar başka yönde, "Üretmeyin sakın komisyon alın ve ünlü olun!" diyorlar, kopyacılık ve sahteciliği de üretim diye yutturanlar ise sürekli demeç verip hemen her konuda zihin bulandırıcı fikirler ileri sürüp bir avuç aklı başında insanı da delirme noktasına getirdiler.

Böyle bir ortamda iyi bir dergi çıkar mı, hadi çıktı, çıkıyor, uzun süre yaşayabilir mi? Böyle bir ortamda yontucu, fotoğraf sanatçısı hakikatlı işler üretebilir mi? Aklı başında insanları da yıldırıyor bu kültür sanat iklimi, geri çekilmeye zorluyor.

Yine de kapanmasına hayret ettiğim dergiler var, Defter gibi bir dergi mesela nasıl kapatılır? Defter'i çıkaranlar 15 yıllık koca bir dergiyi tarihe gömdüler, oysa sürdürülebilir bir dergiydi ve eşine az rastlanır bir havası vardı.

Roll dergisi de tarihin karanlık sularına gömülünce kendimce küçük bir liste yaptım:

Sevdiğim dergiler:

- Gergedan
- Fol
- Aries
- 2'debir
- Biz (Mars Group)
- Düşler Öyküler
- Ludingirra
- Sombahar
- Şiir Atı

Bu arada Roll dergisinin de kapanması vesilesiyle 11 Kasım 2009 tarihli Zaman gazetesinin kültür sayfasında "Sinema ve tiyatroya verilen destek dergilerden esirgeniyor" başlıklı ve Yusuf Gündüz imzalı bir haber çıktı, yaşanan durumu özetleyen haber şöyle:

Gündemin yoğunluğu arasında çoğumuz fark etmedik ama iki dergi yayın hayatına sessizce veda etti. Önce 12 yaşındaki kitap eleştiri dergisi Virgül, Kasım-Aralık sayısı ile serüvenini noktaladı. Önceki gün de müzik dünyasının özgün dergisi Roll'ün aynı sebeplerle kapandığı haberi geldi.

Anadolu'da sessiz sedasız kapanan pek çok derginin ardından Virgül ve Roll'ün de kepenk kapatması, dergilerin değişmeyen kaderini bir kez daha gündeme getirdi. Geçen yıl, edebiyat dergilerinin genel yayın yönetmenleri Yay-Sat'ın yaptığı zamdan sonra dağıtım masraflarını karşılayamayacaklarını ve kapanma korkusu yaşadıklarını açıklamışlardı. Abone gelirleriyle yaşamaya çalışan dergilerin yöneticileri, bıçağın kemiğe dayandığını ifade ediyor. Dergi yöneticileri, sinema ve tiyatroya sağlanan desteğin edebiyat, sanat ve kültür dergilerine de verilmesi gerektiğini savunuyor.

Roll'ün 13 yıllık Serüveni son buldu

13 yıllık müzik dergisi Roll de ekonomik kriz yüzünden kapandı. Ağustos ayından beri kapandı kapanıyor derken yayın hayatına son veren Roll'ün 144'üncü sayısında 'Benimle Oynar mısın?' başlığıyla The Beatles kapağa taşındı. Roll ekibi, veda yazısında derginin son sayısını 'sonsuzdan bir önceki sayı' diye nitelendirdi.

'Bakanlık, dergilere yeterince destek olmuyor'

BEŞİR AYVAZOĞLU: "Virgül'ün kapanmasına üzüldüm. Bütün ciddi edebiyat ve kültür dergilerini aynı akıbetin beklediğini söyleyebilirim. Bugünkü dergi tirajlarıyla masraflarını karşılamak mümkün değil. Kültür ve Turizm Bakanlığı fikir ve kültür hayatının nefes alıp verdiği edebiyat dergilerine yeterince destek olmuyor. Türkiye'de binlerce kütüphane var; bu kütüphaneler için rüşdünü ispat etmiş dergilere abone olunsa, bu dergiler hiç değilse ayakta durmayı başarırlar. İyi bir derginin kapanması, kültür hayatımızda bir damarın tıkandığı anlamına gelir. Bu, aslında bir çeşit örtülü sansürdür. Okuyucular da dergilerine sahip çıkmalıdırlar."

'Dergilerimiz genç yaşta ölüyor'

ALİ URAL: "Dergiler de ölümlüdür. Fakat genç ölümü zordur. Merdiven Sanat, Kitaphaber ve Merdivenşiir'de bu acıyı yaşadım. Üç dergi çıkarıp batırmış biri olarak dördüncü bir derginin hazırlığı içindeyim: Karabatak. Ne zaman çıkacağı, ne zaman batacağı belli değil. Kütüphanelere yeterince dergi almadığı için bakanlığı suçlamak hiç aklıma gelmedi. 'Okuma'yı hayatının merkezinden çıkarmış bir toplumun bütün kütüphaneleri dergiyle dolsa ne olur. Asıl olan yayının niteliğidir. Nitelikli yayınlar nitelikli okurlar ister. Okullarımız nitelikli öğrenci yetiştirebilirse nitelikli dergiler ve kitaplar okurunu bulacaktır."

'Bu gidişle bütün dergilerin sonu Virgül gibi olacak'

Enver Ercan (Varlık Yayın Yönetmeni): "Kültür Bakanlığı bazı dergilerden satın alıyor, ama çözüm değil bu. Dağıtım firmaları, kâr zarar hesabına göre tavır alıyor. Dergilerin durumu giderek zorlaşacak; çünkü internet ortamına kayıyor. Dergiler okuruyla ayakta durmak zorunda. Kültür sanat okuru dediğimiz kesim yeterli değil. Dergiler ilan ve desteklerle yayımlanıyor. Kötümser bir bakış olacak; ama hepsi aynı sonuçla karşılaşacaklar bence. Dergi geleneğinin büyük yayın dağıtım kuruluşlarının, belli başlı dergilerin dağıtımında kolaylık sağlamaları lazım. Bu dergilere Devlet Tiyatroları'nın, Kültür Bakanlığı'nın prestij kitaplarının ilanları verilebilir."

'Kültür alanında arz talebi aşıyor'

Bünyamin Güneş (Virgül Dergisi Koordinatörü): "Ekonomik koşulların zorlamasıyla yayın hayatına son vermek zorunda kaldık. Ekonomik koşulları ağırlaştıran sebeplerden biri, Virgül'ün iki yıldır gazete bayilerinde dağıtılamayışıdır. Bir dergiyi okurları ve reklamverenleri ayakta tutar. Virgül'ün okuru azalmadı, zamanla artmadı da. Reklamlar ise son iki yılda büyük oranda düşmüştü. Kültür Bakanlığı'ndan destek almıyorduk. Böyle bir destek için talepte de bulunmadık. Ya destekle, sponsorlukla yaşamak ya da piyasa koşullarına bir şekilde uyum sağlamak gibi iki seçenek var. Kültür alanında arz, talebi kat kat aşıyor..."

Not: Bu yazı ilk olarak 5.11.2009 tarihinde F:Gunluk blogunda görünmüştür. Yazıda ekleme ve düzeltmeler yapılmıştır.

22 Nisan 2010 Perşembe

Geniş Açı fotoğraf sanatı dergisi

Geniş Açı, sayı: 43

"Geniş Açı Fotoğraf Sanatı Dergisi'nin 50. ve yayın hayatının son sayısı olan Kasım-Aralık 2006 sayısı yayımlandı. 1997 yılında Boğaziçi Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü'ndeki bir grup gencin girişimleriyle hayata geçen Geniş Açı, on yıllık yayın hayatının bu son sayısında her zamanki gibi yurt içi ve yurt dışından fotoğraf gündemine ilişkin çeşitli başlıklara ve söyleşilere yer verirken 'Günümüzde Fotoğraf Dergiciliği' başlıklı bir mini dosya, dünden bugüne dergide yazmış isimlerin dergiyle ilgili görüşlerine yer veren 'Yazarlarının Gözünden Geniş Açı' bölümü ve dergi editörleriyle yapılmış 'Hayatımız Fotoroman' köşesi de son sayıya özel olarak dergide yer alan diğer başlıklar."

İşte böyle yazıyor Geniş Açı'nın internet sitesindeki son sayının özet kısmında bulunan "GENİŞ AÇI'DAN VEDA" başlıklı kısa yazıda.

Demek ki Geniş Açı dergisi kapanalı 4 yıl kadar olmuş.

Fotoğraf dergisi geleneğimiz geç de olsa var. En erken 1960-70'lerde başlıyor, yani ilk fotoğraf dergisinden (1856) yaklaşık 100 yıl sonra.

Yine de teknik anlamda çok kötü, ama amatör anlamda güzel dergiler çıktığını söyleyebilirim.

Geniş Açı dergisi çıktıktan sonra da artık daha iyisine alıştığım için çıkan yeni fotoğraf dergilerini beğenmiyorum. Ama zaten nasıl beğeneyim, bol bol makine ve amatörlere seslenen "nasıl bilmem ne fotoğrafı çekilir" tarzı yazıların olduğu dergiler bunlar. Ben de fotoğraf makinelerini severim, ancak fotoğrafın önüne geçen bir unsur olmasına da isyan ederim.

Sadece İz dergisini ayrı tutuyorum, o da portfolyo dergisi tadında olduğu için gönlümü aydınlatan cinsten değil.

Demek istediğim Geniş Açı dergisi gibi bir fotoğraf dergisi daha çıkmadı.

Yokluğuna alışacağım yerde daha çok özlüyorum Geniş Açı'yı.

Fotoğraf (c) bizans

21 Nisan 2010 Çarşamba

Fol

Fol dergisi

Fol dergisi bir efsane. Eğer varsa 'yüksek dergicilik' diye bir sınıf, işte bu sınıfın doğal üyesi olarak seçilmesi gereken bu harika dergi "sınırları ve ufukları zorlama" iddiasındaydı, bunu da başarmıştıelbette, daha çok yolu vardı aslında, ancak her dergi gibi o da kapatılmayı tadacaktı elbette. National Geographic gibi bir zombi olacağına böylesi daha güzel bence, hızlı yaşadı genç öldü diyebiliriz, hiç kapanmasın isterdim doğrusu ancak böyle iddialı bir dergiyi yaşatmak da zordu, yeterince de takdir edilmedi aslında, zamanında şımarıklık gibi görenler oldu, oysa fikir olarak da, boyutu, kağıdı, hurufatı, tasarımı ve içeriğinin kalitesi gibi pek çok unsuruyla tarihe geçmiş bir dergiydi.

Yıllardır sahaflarda büyüklüğünden yola çıkılarak konuşulsa da, Fol denince akla hep ihtişamlı görüntüsü gelse de hiç küçümsemiyorum, bu özelliğin aslında çok da yakıştığı bir dergiydi, çünkü dergi her şeyden evvel biçimdir.

Sahaflarda gezinirken Fol'dan söz edildiğini duymak derginin halen arandığını bilmek, bu dergiyi yeni duyan genç meraklılar sayesinde de hep konuşulacağını bilmek bir Folsever olarak beni her zaman mutlu ediyor, demek ki Fol7u yapanlar unutulmayacak bir iş çıkarmayı başarmışlar (aynı şey Gergedan ve Şehir dergileri için de geçerli).

Benim en sevdiğim sayı Samih Rifat'ın hazırladığı üçüncü sayıdır. Bir tek kapağını sevmem bu derginin, içinde Koudelka, Yourcenar, Bihrat Mavitan, Samih Rifat ve benzeri yüce isimlerin bulunduğu bu sayı benim için çok önemlidir, asla ödünç vermem.

Fol içerik olarak bence muhteşemdi (ayrıca her sayı farklı bir editör tarafından hazırlanıyordu) fakat normal boyutlardaki bir dergide belki bir kenarda unutulabilecek yazılar, fotoğraflar ve resimler bu devasa ebatlardaki derginin sayfalarında kolay kolay akıldan çıkmayacak görkemli bir görünüme kavuşmuştur bence.

Unutulmayacak yazılar derken, 5. sayıdaki Cem Akaş'ın "Saçma'nın tipolojisine bir giriş", C. Yalçın Yıldırım'ın "Matematikte saçmalık", Özlem Solok'un "(Peki) Müziğin nesi dinlenir?" başlıklı yazıları unutulmayacak yazılara (en azından benim için) güzel bir örnektir.

Hakkı yenmesin her sayıda çok değerli isimlerin çalışmaları vardı, fakat 7. sayı mesela, paha biçilemez dergilerden biridir, Stefanos Yerasimos'un "Sur, uç ve duvar" başlıklı yazısını okuyan kendine zor gelir, Ayda Arel'in "Duvarlar ve sözlükler ve saire" başlıklı yazı da ufuk açan cinstendir, bu sayıda İhsan Bilgin'in "Nerdeyse hiç" adındaki yazısı da en beğendiklerimdendir.

Aslında beğendiklerimin sayısı çok, Fol'daki bütün yazılar çok önemli benim için, lakin yazmaya bir yerde nihayet vermek gerek artık, yoksa Fol'ları dizip baştan sona bir döküm yapmak gerekecek.

İyi şeyler yayıncılığın kitaplarındaki sürprizlere benzer hoşlukları da vardı Fol'un. Mesela "saçma" konulu sayıda bir sayfada gerçek bir saçma tanesi vardı ki ilk gördüğümde nasıl da şaşırmıştım, sonra da gülmüştüm.

Pek sevdiğim Fol dergisinin künyesini de yazmak isterim, bu isimlere de şükranlarımı sunarım, ne iyi ettiniz de böyle bir dergi yaptınız:

Sahibi: MO yayıncılık adına Engin Altaş
Yazı işleri müdürü: Yüce Yöney
Sanat Yönetmeni: Hakkı Mısırlıoğlu
Yayın Kurulu: Serhan Ada, Engin Altaş, Hakkı Mısırlıoğlu, Samih Rifat, Nevzat Sayın, Mehmet Ulusel
Grafik uygulama: Kadir Ateş
Baskı sorumlusu: Ahmet Şengül
Grafik hazırlık: Ajans Ultra Grafik
Renk Ayrımı ve baskı: Mas Matbaacılık

Biçimin içeriği, içeriğin de biçimi yücelttiği nadir bir dergiydi Fol.

_____________________________________________________________________________________
Fotoğraf (c) bizans

Dergiler hakkında

1989 yılından beri dergi biriktiriyorum. Zaman içinde sıkıldığım, bana bir şey katmadığını düşündüğüm dergilerden kurtuldum, bu tür dergilerden sadece birer tane örnek alıp arşivimde saklıyorum.

Ama bazı dergiler var ki, çıktıktan sonra okumakla bitmez bu dergiler, onları arada sırada çıkarıp tekrar tekrar okumak gerek, bazıları sadece kapaklarıyla bile güzel, bazıları özel dosya konularıyla görsel ve bilgi şöleni tadında oldukları için çok değerliler benim için, koleksiyonun eksik sayılarını tamamlamak ise kendi başına bir macera, bu blogun olma nedeni bu şaheser dergiler ve bu dergileri çıkaran mümtaz insanlardır, onlara olan şükranlarımı bir şekilde topluca iletmenin yolunu da böyle buldum galiba.

Öncelikle arşivimdeki dergilerden belli başlı örnekleri evvela kendi beğenime göre değerlendireceğim, sonra benzer dergilerle karşılaştıracağım, bazen öveceğim, bazen de dergilerin sinirlerimi bozan taraflarını anlatacağım.

Bu şekilde bir blog oluşturmaktaki ilk amacım benim gibi dergi biriktirme meraklısı olanlarla bu merakı paylaşmak, ikincisi ise dergi yayımlayan güzel insanlara bir dergi okurunun görüşlerini herkese açık bir şekilde duyurmak.

20 Nisan 2010 Salı

Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, dergi hariç...



Bir yerden başlamak gerek. Fotoğrafları toplayayım, dergileri bir düzene koyayım derken aradan günler aylar geçti, kırık dökük de olsa başlamam gerek diye düşündüm, yoksa ben fotoğrafları toplayıp sınıflandırayım, dergileri konularına göre ayırayım derken bu blog hiç olmayabilirdi. Neyse artık armudun sapı, üzümün çöpü demeden uzun zamandır sürüncemede bıraktığım bu sıkıntıya bir nihayet vererek "dergi okumaya" başlıyorum.

Bu bir ilk yazı olduğuna göre dergilerin ilk sayılarından söz etmeden olmaz, vaktiyle Ekşi Sözlük'e eklemiştim, kendimden alıntı yapayım:

Dergilerin ilk sayıları çok ilginçtir. Garip bir enerjisi vardır bunların. Dünyayı yıkmaya hazırlanan adamların ve kadınların birikmiş bütün duygularını bu ilk sayılarda bulabilirsiniz. Bazı dergilerin ilk sayıdan öteye gidememesi de bundandır. Enerji miktarı tek sayılıktır.

İlk sayılar aynı zamanda koleksiyoncular için de çok önemlidir. Diyelim şahane bulduğunuz bir derginin ilk sayısını buldunuz ve bu dergi piyasada yok, çoktan kepenkleri indirmiş filan. O zaman heyecanla toplamaya başlarsınız. Belirli aralıklarla sahafları gezmeye başlarsınız.

Aynı aşk gibidir bu. Bazen yıllar sürer. Gizli bir tarikatın üyesi gibi davranırsınız, diğer dergi toplayıcılarına şüpheyle bakarsınız, onlardan önce derginize kavuşmak için elinizden gelen her şeyi yaparsınız. Elinizde ilk sayının olması derginin tapusunun elinizde olması gibidir. Diğer sayıları toplama hakkını verir. Aynı dergiyi biriktiren ama elinde ilk sayısı olmayan zavallılara karşı bir üstünlük duymanızı da sağlar. Bu koleksiyonculuk sağlıklı bünyelere zarardır vesselam.
(10.12.2003)