17 Şubat 2011 Perşembe

Adı başka kendi başka dergiler

Türkiye'de derginin içeriği Türkçe ama ismi ve bölüm başlıkları dahi ingilizce olan çok dergi var. Sadece ulusal yayınlardan söz etmiyorum, kurumsal yayınlar da öyle. Tek tek isim vermeme gerek yok, bir dergi standına gittiğinizde şöyle bir bakın dergilerin isimlerine veya çeşitli araçlarla yolculuk yaptığınızda mutlaka bu tarz dergilerden birini kucağınızda bulacaksınız.

İçinde ingilizce özet bulunan dergileri bir nebze anlamak mümkün müdür? Hayır, madem dergi 2 dilli, derginin adı niye sadece ingilizce?

Peki bütün bunların nedeni nedir? Bence görgüsüzlük.

Bu görgüsüzlük yeni değil. Bir zamanlar bu topraklarda fransızca hayranlığı da vardı, sonra ingilizceye bıraktı yerini. Binalara ingilizce isimler verildi. Oturduğu binaya ingilizce isim veren bir patron elbette çıkardığı dergiye de ingilizce başlık uyduracak birilerini bulur.

Farklı bir yönden bakarsak, adı Türkçe, içeriği de Türkçe olan ancak içindeki reklamların ingilizce olduğu dergiler de var! Bunun adı da hem görgüsüzlük hem tembellik.

Kadim uygarlıkların üstünde oturuyoruz, aşağıya baksak ne hazineler bulacağız, fakat bizim gözümüz hep başkalarında.

Böylelikle kendi kimliğimizi de kaybedip sıradanlaşıyoruz.

Bu görgüsüzlüğün, bu pişmemişliğin sonu nereye varır bilmem.

15 Şubat 2011 Salı

Dergiler: Kitabevlerinin üvey evlatları

Çoğu kitabevinde dergilere bakarken zorlanıyorum, dergiler tıkış tıkış doldurulmuş, üst üste atılmış oluyor. Genellikle benim okuduğum dergiler de hep arkada oluyor. Ne kadar işe yaramaz dergi varsa önlerde, kendi localarında, önceden ayırttıkları yerlerde paşa paşa dururken, benim aradığım fotoğrafsız, BİR+BİR, yapı, Notos, yasakmeyve, Roman Kahramanları gibi dergiler en arkalarda, bazen gözle görülemeyecek bir şekilde başka dergilerin arkalarına saklanmış bir şekilde bulunuyor.

Kitabevleri dergilere saygı göstermiyor, kitabevi yöneticileri, dergileri 2. Dünya savaşında, nazi kamplarında çile çeken, işkenceyle öldürülen mahkumlar gibi en az yere en çok dergiyi sıkıştırmayı marifet biliyorlar. Sonuçta dergiler kırılıyor, yıpranıyor, kirleniyor ve arandığında bulunamıyor.

En sevdiğim kitabevlerinde bile dergilerin halini gördükçe üzülüyorum. Ayrıca dergiseverler de makbul müşteri olarak görülmüyorlar hiç, istersem 10 tane dergi alayım, 1 tane Elif Şafak kitabı alan kişiye gösterilen gülümsemeden dahi pay alamıyorum, yüzler hemen asılıyor.

Dergilere nispeten özen gösteren Pandora gibi kitabevleri var ama aradığımız bazı dergileri de böyle yerlerde bulamıyoruz nedense.

Merak ediyorum:

- Neden dergiler kitabevlerinde ferahfeza yerlere konulmaz?
- Neden kitabevlerindeki en gıcık yer dergilere ayrılıyor?
- Neden edebiyat dergileri hep bir kenarda sığıntı gibi tutulur?
- Neden dergiler düzenli değildir ve konulara göre ayrılmaz?
- Neden istediğimiz dergiler zamanında veya hiç gelmez?
- Neden dergilerle ilgili sorularımıza doyurucu cevap verecek birini bulamayız?

Dergi standı dediğin böyle olur
:


Ayrıca bakınız: http://www.futuristika.org/blog/deneysel-dergi-standi/

3 Şubat 2011 Perşembe

Yapı dergisinin 350. sayısı, Doğan Hasol ve Şinasi Acar


Yapı dergisinin 350. sayısını, yani geçtiğimiz ay yayımlanan o mübarek sayıyı almayı unuttuğumu farkedince, Yapı Endüstri Merkezi'nin Fulya'daki mekânına uğradım. Çok güzel bir kitabevi var burada, Yapı Endüsttri Merkezi (YEM) eskiden Harbiye'de iken ulaşması daha kolaydı, şimdi Fulya benim için ters bir noktada kalsa da yine de zaman yaratmak ve gitmek gerekiyor. YEM'deki kitabevi o kadar güzel ki, üst katta bulunan kütüphaneden bile daha fazla kitap var burada.

Kütüphanelerini biraz zayıf buldum, süreli yayın olarak fena sayılmayabilir elbette ama kitap olarak ve genel olarak hem küçük hem çok zayıf bir kütüphane. Fakat kötülemek istemem güzel bir mekan, sakin sakin çalışmak için ideal. (Sadece havalandırmanın gürültüsüne kafayı takarsanız kaçıp kurtulmak isteyebilirsiniz, ona bir şey diyemem.) Kütüphaneye Bilgi Belge Merkezi adı takılmış. Ancak Bilgi Belge Merkezi aslında hem arşiv hem de kütüphane özelliklerine sahip mekanlar için kullanılıyor diye biliyorum, bu yüzden ben bu mekana kütüphane demeyi tercih ediyorum. (Bu arada kütüphaneyi dolaşırken dikkatimi çeken bir başka husus da dergileri iyi bir ciltçiye yaptırmadıklarını görmek oldu, daha şık bir cilt yapılabilirdi.)

Yapı dergisi 38 yaşında!

Türkiye gibi kültüre, sanata ve mimariye önem vermeyen bir ülkede Doğan Hasol gibi kahramanların bulunması büyük bir şans bence. Doğan Hasol ile tanışmak ve ellerini öpmek istiyorum aslında. Böylesine acayip bir memlekette inatla 38 yıl çalışıp, bir dergiyi 350. sayıya ulaştırmak için ciddi bir çaba ve sevgi gerekir.

Yapı dergisi çok çok önemli bir dergi, ilk sayısı Temmuz 1973 tarihinde yayımlanmış. Mimarlıkla ilginiz olsun olmasın bu güzel dergiyi alın. Göreceksiniz ki dergide sadece mimarlık yok, kültür, sanat ve tasarıma ilişkin makalelerin yanında Şinasi Acar gibi yine bu memlekette yaşayan güzel bir insanın makalelerine de tesadüf edebilirsiniz. Yapı dergisini okudukça bilginize bilgi katılacaktır, buna emin olun, boş dergilerden değildir.

Bende 350 sayının tamamı yok elbette (keşke olsaydı) ama içinde Şinasi Acar'ın makaleleri bulunan sayıları toplama ve tamamlama gayreti içindeyim! Ayrıca Şinasi Acar'ın yazdığı makaleleri sonra kitap olarak görmenin ayrı bir zevki de var. Şinasi Acar'ın ilgi alanları çok, güneş saatlerinden Osmanlı kılıçlarına kadar envai çeşit konuularda yazabilecek derin bir bilgiye sahip, benim de en büyük keyfim kendisinin bu makalelerini okumak. Mesela SON BAŞMUVAKKİT: AHMED ZİYA AKBULUT isimli makalesi unutulmazdı, sonra kitap olarak da yayımlandı. 35. sayıda da Şinasi Acar'ın T. Fikret Uçar ile birlikte yazdığı bir makale var: "2009 Dünya Astronomi Yılı'nda Yapılan Anadolu Üniversitesi Güneş Saati" isimli bu makale öylesine güzel ki daha giriş kısmında "Saat Kavramı ve tarihçe" bölümü ile temel bilgileri vererek okuyanı ciddi bilgi sahibi yaptığı gibi arkasından güneş saatlerine ilişkin bilgileri de alınca mükemmel bir şekilde hazmedilecek bir hazine ile karşılaşıyorsunuz. Anadolu Üniversitesi'ne yapılan güneş saatinin yapım aşamaları da çok ilginç, herkesin okumasını dilerim bu güzel makaleyi.

Yapı dergisinin kapağında şöyle yazar: mimarlık, tasarım, kültür, sanat. Bu sözcükler dergiyi özetliyor zaten. Mesela "Gaudi Efsanesi" isimli Ümran Topçu'nun makalesi yine mutlaka okunması gereken bir makale, dergiye olan sevgimi daha artırdı diyebilirim.

Doğan Hasol ile bugün tanışamadım ancak en kısa zamanda tanışmak istiyorum. Bu blogu okuyanlardan Doğan Hasol'u tanıyan varsa lütfen ona hayranlığımı iletsin. Teşekkürler.